VEFA BORCU

İnsan bazen hayatın koşturmacası içinde en değerli şeyleri unutuyor.
Oysa bizi biz yapan ne başarılarımız ne de sahip olduklarımızdır…
Bizi biz yapan, ardımızda bıraktığımız izler ve kalbimizde taşıdığımız o güzel vefadır.
Vefa… Kulağa ne kadar sade gelsede,
anlamı bir o kadar derin bir kelimedir.
Bir fincan kahveyi kırk yıl hatırlamak değil midir vefa aslında?
Bir selamı unutmamak, zor günde yanında olanı iyi günde de hatırlamak…
İşte tam da burada başlar insanın gerçek sınavı.
Bugün bakıyoruz; ilişkiler hızlı, dostluklar yüzeysel, hatıralar bile sanki çabuk tüketiliyor.
İnsanlar bir dönem yan yana yürüdüklerini, birlikte güldüklerini, zor günlerde omuz omuza verdiklerini kolayca unutabiliyor.
Oysa vefa, sadece geçmişi hatırlamak değildir… “Vefa, geçmişe sahip çıkmaktır.”
Bir öğretmeni hatırlamak mesela…
Hayata ilk adımlarını atarken elinden tutan o sesi unutmamak. Ya da en zor anında yanında olan bir dostu… Gün gelir yollar ayrılır, hayat başka yönlere savurur insanı ama kalpte bir yer vardır ki, orası hep aynı kalır.
İşte o yer, vefanın evidir.
Vefasızlık ise sessiz bir kopuştur.
Gürültü yapmaz ama derin iz bırakır.
Bir gün dönüp baktığında, aslında kaybettiğin şeyin bir insan değil, bir değer olduğunu anlarsın. Çünkü vefa, sadece karşındakine değil, “kendi karakterine olan borcundur.”
Bugün belki de hepimizin kendine sorması gereken bir soru var:
“Ben kimlere vefa borçluyum?”
– Bir anneye, bir babaya…
– Bir dosta, bir öğretmene…
Belki de hiç beklemediğin bir anda sana iyilik yapan bir yabancıya…
Hayat, borçları sadece maddi olan bir yolculuk değil. En ağır borçlar, kalpte taşınanlardır.
Ve o borçların adı çoğu zaman vefadır.
Unutmayalım; vefa bir yük değil, bir onurdur. Hatırlamak bir zayıflık değil, insanlığın en güzel halidir. Çünkü insan, unuttuğu kadar küçülür… Hatırladığı kadar da büyür.
Ve günün sonunda geriye kalan tek şey şudur:
Kimin yanında durduğun değil, kimin kalbinde kaldığın…
İşte bu yüzden, aslında hepimizin ödemesi gereken bir “vefa borcu” vardır.
Saygılarımla
Yasemin Öztürk